İşte Crans Montana’daki Gerçekler!

Crans Montana’da 10 günlük maraton bir müzakere sürecinin yarattığı sonuç şüphesiz derin bir hayal kırıklığı…

11 Temmuz 2017 Salı 08:50

BM Genel Sekreteri’nin konferansın kapanışını ilan edişiyle birlikte birçok yorum, öfke dolu eleştiri ya da derin analiz okudum…

10 gün boyunca süreci takip eden ve sadece Türk tarafının bilgilendirme ya da açıklamalarıyla yetinmeyip, masadaki diğer tarafların bilgi ve yorumlarıyla ilgili de bilgilenme fırsatı bulmuş bir gazeteci olarak, sürecin birkaç önemli noktasına vurgu yapmak istiyorum…

Türkiye Sıfır Asker Olasılığını Masaya Getirdi

Öncelikle masanın dağılmasının ardındaki neden güvenlik ve garantiler başlığı gibi görülse de kesinlikle sorunun bunun ötesinde olduğunu düşünüyorum.

Üst düzey bir diplomatın dediğini en başından söyleyerek başlayalım;

“Süreç çöktü çünkü Anastasiadis sadece istemedi!” (Mr Anastasiadis simply doesn’t want!)

Bu cümle 10 günün acı bir özeti ve bundan sonrasına ilişkin daha farklı analizlerin yapılması gerekliliğinin açık işaretidir.

Farklı diplomatlar, Yunanistan’ın tavrının Kıbrıs Rum tarafının tavrından daha yapıcı olduğu yorumları da yaptılar.

Türkiye, konferansın ilk günü, anlaşmanın ertesi günü adadan önemli miktarda asker çekebileceğini, çözüm sürecinin izlenmesiyle birlikte, tercihen iki dönem bir Kıbrıslı Türk’ün başkan olmasının ardından, herşey yolunda giderse, sadece sembolik düzeyde asker bırakabileceğini söyledi.

Bu rakamın daha sonra 650 Türk askerine karşılık 950 Yunan askeri formülü olduğunu öğrendik.

Bununla birlikte Türkiye, garanti anlaşmasının günün koşullarına göre, yeniden değerlendirilebileceğini, gerekirse adının değiştirilerek, dostluk paktı gibi farklı yapılanmalarla isimlendirileceğini söyledi.

Rum tarafı ilk açıklamasında bu açılımı yeterli bulmadığını söyledi. Bu önerileri tehditkar öneriler olarak niteleyen Yunanistan tarafı, Türkiye ile karşılıklı suçlama yarışına girdi.

Cuma günü Genel Sekreter’in sürece dahil olmasıyla, 5 başlıkla ilgili önemli gelişmeler kaydedildiği, BM tarafından açıklandı. Ancak Genel Sekreter sürecin çok zor ve yavaş ilerlediğini söyleyerek ayrıldı, Crans Montana’dan….

Taraflar Genel Sekreter bir hafta sonra tekrar masaya dönene kadar ilerleme sağlayamadı.

Genel Sekreter’in gelişinin kesinleşmesiyle, Rum tarafı karşı bir öneri verdi.

Bu önerinin masaya gelmeden medyaya yansıması, öncelikle taraflar arasında zaten gelişmeyen güven ortamını daha da berhava etti.

En başından dönüşümlü başkanlığı güvenlik ve garantiler konusuna bağlayan Rum tarafı, sıfır asker ve sıfır garanti noktasında dönüşümlü başkanlıkla Kıbrıslı Türklerin etkin katılımı konusunda adım atılabileceğini söyledi.

Bundan sonra yaşananlarla ilgili çok üzerinde durulmayan konu, Türkiye’nin tavrıdır.

Türkiye Rum tarafının karşı olduğu tek taraflı müdahale hakkından vazgeçti! Son nokta olarak koyduğu sembolik asker (650) açılımını geliştirdi. Askeri varlığını tamamen çekmesi taleplerini reddetmedi, bunun kararının ve takvimlendirilmesinin Başbakanlar düzeyinde yapılmasını önerdi.

Ancak birçok diplomattan edindiğimiz bilgiye göre, açık bir şekilde Rum ve Yunanistan tarafı Başbakanların masaya dahil olmasını istemedi.

Yani Türkiye’nin sıfır asker açılımına kadar ilerlediği bir noktada, sürecin önünü tıkayarak ölümüne sebep oldu.

Türkiye’nin bu açılımda ne kadar samimi olduğu sorgulanabilir. Ama bunun test edilmesine Rum tarafının izin vermediği unutulmamalıdır.

Toprak

Tartışılan bir diğer konu ise toprak ve harita…

Rum tarafı Güzelyurt’un sadece bir bölümünün iadesine razı olunduğunu ve bunun kabul edilemeyeceğini söylüyor. Genel Sekreter Guterres’in Güzelyurt konusunda 1974’de bırakılan Güzelyurt mu, yoksa mevcut Güzelyurt mu konusunu netleştirdiğini ve Rum tarafının en başından, 1974’de bırakılan sınırları talep ettiğini öğreniyoruz.

Buna karşılık Annan Planı’na atıf yaparak, Değirmenlik ve Yeniboğaziçi arasını talep ettiğini, bunun da Türk tarafınca reddedildiğini anlıyoruz.

Mülkiyet konusunda ise Genel Sekreter’in bizzat rol üstlendiği, Kıbrıs Türk kurucu devletinde yaşayanların öncelikleriyle, Kıbrıs Rum kurucu devletinde yaşayanların öncelikleri arasında bir denge formülü yaratılmaya çalışıldığı anlaşılıyor.

Masadaki formüllere bakıldığında, Türk ve Yunan vatandaşlarına eşdeğer muameleden, dönüşümlü başkanlık, mülkiyet ve toprak konularında aslında derin uçurumlar yok. Tarafların en farklı oldukları güvenlik ve garantiler konusunda da sonuna kadar esnemiş bir müzakere zemini var.

Peki bugüne kadar yakalanamayan bu fırsat neden çözümle neticelenemedi?

Daha Büyük Güçlerin Etkisi Var Mı?

Bu konferansın bütün taraflar için en can alıcı konusu olan güvenlik ve garantilerde Türkiye’nin yaptığı açılımı önemsiyorum. Ancak sıfır asker noktasına kadar esneme gösteren, Türkiye’nin karşısında Kıbrıs Rum ve Yunanistan tarafının bu kadar retçi duruşlarının sebebini bana göre, farklı noktalarda aramak gerekiyor.

Bu sadece iki tarafın inisiyatifi midir yoksa Kıbrıs sorunu üzerinden farklı hesaplar yapan Türkiye denklemi üzerinden tavır belirleyen başka ülkelerin telkiniyle midir bu konunun üzerinde düşünmeye değer bir konu olduğuna inanıyorum.

Ve özellikle Almanya ve Rusya’nın pozisyonunun sorgulanması gerektiğine inanıyorum.

Barış Gücü de Gidiyor!

Peki şimdi ne olacak?

Kıbrıs sorunu tarihinin en uzun konferansının başarısızlıkla sonuçlanmasını, sabahın ilk saatlerinde bizzat Genel Sekreter Guterres ilan etti. Çeşitli diplomatik kaynaklar, BM için Kıbrıs müzakere devrinin kapandığını söylüyor. Bu bir düşünce ve yorumdan öte…

Gelen bilgilere bakıldığında, BM önce iyi niyet misyonunu çekecek. Görev süresi kısa süre içinde bitecek olan Espen Barth Eide yerine yeni bir danışman atamayacak. Bunu Annan süreci sonunda da yaşamıştık.

Ancak bunun ötesinde muhtemelen 6 ay sonra Birleşmiş Milletlerin barış gücünü de adadan çekmesi bekleniyor, ki bu Kıbrıs sorunu tarihinde yeni bir durumdur.

Kıbrıs sorunu olduğu yerde durmaya devam edecek. Eğer bu sadece tek bir tarafa bağlıysa şüphesiz BM parametrelerinin masada olduğu noktasında ısrarcı olmaya devam edelim.

Ancak barış gücü askerini dahi alıp Kıbrıs ile bütün ilişkisini kesmeye hazırlanan BM’nin ve önümüzdeki sürecin potansiyel gelişmelerinin bu kararda bir rolü olacaksa, bu kolay olmayacaktır.

Doğal Gaz Gerginliği

Akdeniz’de ciddi bir sıcak çatışma olasılığı taşıyan doğal gaz arama çalışmaları şimdilik kimsenin gündeminde değil. Ancak Türkiye ve Kıbrıs Rum tarafının ısrarlarına bakılırsa, bu gerginliğin sağduyu ile yönetilme olasılığını düşük görüyorum.

Akıncı İstifa Etsin Mi?

Sürecin tamamlanmasıyla birlikte, “seçilme nedeni ve amacı Kıbrıs sorunuydu iç meselelerle ilgili ne işi olur” diyerek, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın istifa etmesi gerektiğini düşünenler görüşlerini paylaşıyor.

Bugüne kadar iç siyasete özellikle de adalet mekanizmalarına karşı oldukça yerinde kararlar verdiğini düşündüğüm Cumhurbaşkanı’nın istifasının, sadece bir gösteriş malzemesi olacağına inanıyorum.

Bugüne kadar Ombudsman atamasından, meclisin ısrarcı olduğu birçok yasaya kadar izlediği tavrın önemli olduğunu ve bundan sonrası için bu çizginin varlığının gerekliliğine inanıyorum.

Zira toplu vatandaşlıklardan yeni dizayn süreçlerine kadar birçok olası hamlesi bekleniyor hükümetin. Ve bu süreçlerde güçlü irade sahibi siyasetçilere belki de herzamankinden daha fazla ihtiyaç var.

Siyasi Literatürümüzdeki Yeni Açılım; Laiklik

Cumhurbaşkanı Akıncı basın toplantısında laiklik vurgusu yapma ihtiyacı hissetti. Türkiye ile ilişkileri tarif ederken, kişilikli ilişki betimlemesinde bulundu.

Bunun söylenme ihtiyacı hissedilmesi bile bana son derece ürkütücü geliyor. Belli ki bundan sonraki siyasi literatürümüzde bu vurguyu tekrarlamak gerekecek!

Tam da Türkiye’nin bütün karar vericileri sırayla Kıbrıs sorunu ve Kıbrıslı Türkler ile ilgili bir kader biçerken, yeni formüllerini masaya sürerken…

Bu alanda kendi karar mekanizmalarına sahip çıkmanın ve ortak bir akıl yaratarak yarına karar vermenin son derece hayati olduğuna inanıyorum. Küçük iç çekişmeler kıskacında, sığ yaygaralara heba edilecek zamanların bedelinin daha ağır olacağı açıktır.

Elimizdekiler…

Açıkçası çok uzun zamandır elimizde demokrasi adına çok fazla enstrüman kalmadığını düşünüyorum. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, bu kadar tarihi bir süreç yaşanırken, tek bir sivil toplum örgütü ya da sendikanın ana gündem maddesi olmaması, konuyla ilgili bir varlık gösterilememesi son derece ibret vericidir.

Sivil toplum örgütü ve sendikaların da en az siyasi partiler kadar itibar kaybettiği bir ortamda, demokrasi ve kendi kendini yönetmeyi, üstelik bunu laik olarak yapmayı nasıl talep edeceğiz, çok fazla bir fikrim yok. Ama çok zor olacağı açıktır.

Unite Cyprus Now

Tarihi Kıbrıs konferansının devam ettiği süreçte bir avuç gönüllü Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum Crans Montana’da barış çağrısı yaptı. 10 gün boyunca liderlerden cesaret talep eden, çözüm ve barış isteyen bu cesur insanlar önce sponsorları üzerinden eleştirildiler, sonra da Kıbrıs Türk tarafı dışındaki bütün taraflarca provokasyon aracı olarak kullanılmaya çalışıldılar.

Sırf eleştirmek için tepeden bakma bir edayla herşeyi küçümseyen dil ve anlayış, her geçen gün içimize işliyor. Bizi daha da sığlaştırıyor, zenginliklerimizin gelişmesine engel oluyor.

Keşke UCN gibi daha fazla sivil toplum örgütleri olsa, daha fazla çözüm ve barış çağrısı yapılabilseydi.

Kimbilir belki sonuç daha farklı olurdu… Çünkü biz bunu yaptık ve sonucu gerçekten değiştirdik. Ta ki, sığ çekişmelerin, gündelik çıkarların kıskacına girip dağılana kadar…

Crans Montana’daki çöken müzakere masası Kıbrıs sorunu için tarihi bir dönüm noktası açıyor.

Bugünden itibaren hayat artık özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde çok daha zor olacak. İşte şimdi, sürecin nasıl yönetileceğine dair ne kadar ortak bir akıl yaratabildiğimiz, belirleyici olacak geleceğimizde.



GÜNÜN ÇOK İZLENENLERİ