Neden Afrin? İşte o 33 madde!..

33 maddede Afrin operasyonu: Türkiye neyi hedefliyor; Suriye, Rusya ve ABD nasıl bakıyor; çözüm masasında son durum ne?

17 Ocak 2018 Çarşamba 16:42

"ABD'nin planlarında Türkiye'ye yer yok; Putin, Erdoğan'ı Soçi'de 'vitrin süsüne' çevirmeyi planlıyor"

ABD’nin Suriye’de çözümün adresi olarak gördüğü Cenevre görüşmelerinde geri plana atılan Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından duyurulan Afrin operasyonuyla Soçi’de de ağırlığını yitirecek olmasının yaratacağı sıkışmayı aşmaya çabaladığını savunan Ortadoğu konusunda deneyimli gazeteci Ali Örnek, Afrin ve Membiç’in alınmasının, İdlib’in kaybedilmesi halinde bile Türkiye’nin oldukça önemli bir koridora kavuşması anlamına geleceğini söyledi. 

Afrin ve Menbiç’in alınmasıyla, Türkiye’nin fiili olarak Rusya ve ABD arasında sınır hattına dönüşen Fırat nehri havzasının kuzeyini tutacağını belirten Örnek, Ankara’nın bu sayede kendisini Washington tarafından görmezden gelmenin daha fazla mümkün olmayacağı bir noktaya konumlandırmayı hedeflediğini kaydetti.

ABD liderliğindeki Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) karşıtı uluslararası koalisyonun,  Suriye'deki müttefikleriyle 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kuracağını açıklamasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duyurduğu ‘Afrin operasyonu’nu 33 maddede değerlendiren Örnek’in soL’da yayınlanan analizi şöyle:

Türkiye iki yıldır Suriye'de PKK bağlantılı YPG'nin kontrolündeki bölgelere yönelik olası bir askeri operasyon açıklamalarını son bir haftada hem sıklaştırmış hem de sertleştirmiş durumda. Türkiye'nin Afrin operasyonuyla hedeflerini anlayabilmek için önce Suriye sahasında yaşanan ABD-Rusya rekabetine ve bunun sahaya yansımalarına bakmak gerekiyor.

ABD'NİN KAPANIŞ STRATEJİSİ

ABD için çözümün adresi Cenevre görüşmeleri. ABD Cenevre sürecindeki nihai hedefini hâlâ "Esad'ın istifası" olarak duyuruyor. Ancak "nasıl" sorusunun yanıtı tam bir muamma. Esasında Esad'ın istifası Suriye ordusunun Halep'i kontrol altına almasından beri, zamanın en ateşli "rejim değişikliği" taraftarı ABD'li düşünce merkezleri tarafından bile gerçekçi bulunmuyor. 
ABD, Halep yenilgisi sonrası rotayı "İran'ın Akdeniz'e ulaşmasını engelleme"ye kırmıştı. Bu plan ABD'nin sahadaki vekili YPG'den bir ordu oluşturmayı ve sahadaki İran destekli güçlere karşı bir vekalet savaşı başlatmayı hedefliyordu. Gerek YPG gerekse PYD'den gelen “Asıl tehdit İran” açıklamaları, YPG'nin de bu plana hevesli olduğunu ortaya koydu. 
Temmuz ayında Trump, ABD ordusunu Suriye'deki İran destekli milisleri vurmaları için yetkilendirdi. Ancak bu planın ciddi handikapları bulunuyordu. Birincisi YPG'nin sahada İran destekli milislerle başa çıkabilecek bir gücü yoktu ve bu planın bir aşamasında ABD'nin daha fazla kara gücü yollaması anlamına geliyordu. ABD ise Suriye'de büyük çaplı bir müdahaleye başından beri mesafeli. İkincisi İran, Irak'ta ABD'nin çıkarlarını zedeleyebilecek kadar güçlüydü. Ve üçüncüsü Trump'ın Avrupalı müttefikleri, İran'a yatırımlarını artırırken bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek bu tehlikeli oyuna çok hevesli görünmüyordu. Nihayetinde, Suriye ordusu Kasım ayında Irak sınırındaki Elbukemal kasabasına ulaşarak, "Akdeniz'e ulaşan İran koridorunu" tamamladı ve ABD'yi "savunmacı" bir çizgiye çekilmeye zorladı. 

DAHA SAVUNMACI BİR SALDIRGANLIK

Üçüncü planın manifestosu, ABD Savunma Bakanı James Mattis'in kasım ayında ABD'nin Suriye'deki askeri varlığının geleceğine dair açıklamasıydı. Mattis bu açıklamasında “Birleşik bir Suriye'de Esad'a yer yok” sözleriyle üstü kapalı olarak rejim değişikliği gerçekleşmediği takdirde Suriye'yi böleceklerini belirtti. Böylece bir önceki planda yer alan “YPG'nin omurgasını oluşturduğu ordu” yerini “YPG'nin omurgasını oluşturduğu sınır muhafız gücüne” bıraktı. ABD YPG'nin kontrol ettiği bölgenin sınırlarını belirginleştirmek için kolları sıvarken, Türkiye'yi de bilgilendirdi. Ankara'ya göre Kasım ayında ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede YPG'ye yapılan silah yardımını durduracağı sözünü vermişti. Ancak görüşmeye dair ABD'den yapılan açıklamalarda 'YPG'ye silah verilmeyecek' sözü teyit edilse de, özellikle Wall Street Journal'a konuşan Pentagon yetkilisinin açıklamasındaki nüanslar dikkat çekiciydi: “Trump, ABD'nin Suriye'deki müttefiklerine yapılan silah yardımı konusunda bekleyen değişikliklerle ilgili Erdoğan'ı bilgilendirdi.” Aslında ABD, 2015 yılındaki Membiç operasyonun ardından başvurduğu "isim değişikliğiyle Türkiye'nin tepkisini yumuşatma" oyununu bir kez daha oynuyordu. Nitekim, ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas'ın Temmuz 2017'de itiraf ettiği gibi, YPG'ye isimlerini değiştirmeleri konusunda tavsiyede bulunmuşlardı. YPG bu tavsiyeye uyarak 2015 yılının Ekim ayında Suriye Demokratik Güçleri'ni kurdu. "Sınır muhafızları" da "YPG'yi silahlandırıyoruz" demeden, YPG'yi silahlandırmanın diplomatik dildeki karşılığı.


ABD'NİN PLANLARINDA TÜRKİYE'YE YER YOK

ABD rotayı "İran'ın Akdeniz'e ulaşmasını engellemek"ten, Mattis'in ifadeleriyle "diplomatik yollarla" İran'ı Suriye'den çıkmaya zorlamaya kırmış durumda. Bu sözlerin tam tercümesi, Suriye'nin İran ile oluşturduğu İsrail karşıtı ekseni terk etmesi için YPG bölgesini bir pazarlık unsuru olarak kullanmak. Nitekim, savaş sonrası ülkenin yeniden imarı için en az 250 milyar dolar gerektiği hesap ediliyor. Ve YPG bölgesi yeniden imarın finansmanında kullanılacak Suriye petrol ve doğalgazının yüzde 90'ına, artırılması hedeflenen buğday üretiminin üçte ikisine ve ülkenin üç büyük hidroelektrik santralına ev sahipliği yapıyor. 

ABD'nin bu stratejisi Rusya'nın dışlanmasına değil, bilakis belli tavizlerle tarafsızlaştırılmasına dayanıyor. Bu nedenle ABD Fırat Nehri havzasını sınır çizgisi olarak belirlemiş durumda. Afrin ise bu sınır çizgisinin batısında yani Rusya'nın himayesine terk edilen bölgede bulunuyor. 

Trump yönetimi, Rusya'ya "iyi niyet" göstergesi olarak Temmuz ayında CIA'in Türkiye ve Ürdün üzerinden, "muhaliflere" yaptığı yardımı kestiğini açıklamıştı. Böylelikle Rusya'ya “Fırat'ın doğusuna karışmazsan ben de batısına karışmam” mesajı verilmiş oldu. Ve bu Türkiye'nin sahadaki vekillerinin Rusya ve Suriye ordusunun karşısında yapayalnız bırakılması anlamına geliyordu. 
Sahada Türkiye'nin vekillerine ihtiyaç duymayan Washington masada da Türkiye'ye ihtiyaç duymadı. Zira Türkiye, ABD açısından işlevsiz olmasının ötesinde YPG'ye dayanan stratejiye zarar veriyor. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'un Cenevre görüşmelerine ısınma turunda İngiltere, Fransa, Ürdün, Suudi Arabistan ve Mısır kendine yer bulurken, Türkiye tümüyle sürecin dışına itilmiş durumda.

ABD PLANI HANDİKAPLI

ABD basınına yansıdığı kadarıyla görüşmelerde Suriye'nin bölünmesiyle ilgili fikir egzersizleri yapılıyor. Ancak plana dair ABD'nin arkasına katmaya çalıştığı ülkeler arasında fikir birliği bulunmuyor. Sadece çekirdek kadroda bulunan İngiltere'nin BBC kanalı aracılığıyla önce Rakka'da YPG ile IŞİD arasındaki gizli anlaşmayı afişe etmesi, ardından ABD'nin bölge politikasının dayanaklarından Suudileri "bölgedeki radikalliğin kaynağı" olarak gösteren bir belgesel yayımlaması bile başlı başına bir gösterge.

İngiltere ABD'nin bölge politikalarına dair itirazlarını, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan kararının kınanması için BM Genel Kurulu'nda yapılan oylamaya "Evet" oyu vermesiyle de gösterdi. Bu oylamada Fransa da İngiltere'yi takip etti. 

Suriye konusunda ABD'nin politikalarına uyumsuz olan bir diğer ülke de Almanya. O da Kudüs oylamasında "Evet" oyu kullanan bir diğer ülke. Şu sıralar kendi sınırları dahilinde YPG-PKK destekçilerini tutuklamaya varan bir sertlik izleyen Almanya yönetimi, ABD'nin planı hakkında sessizliğini koruyor. Ancak Almanya'nın etkili düşünce kuruluşu Marshall Fonu'nun Başkan Yardımcısı Ian Lesser'in Almanya kamu yayıncısı DW aracılığıyla, “ABD, PYD-PKK bağlantısını gözardı ediyor” yorumunu kaydetmek gerekiyor. Almanya, İngiltere ve Fransa üçlüsü, İran'ın küresel kapitalist sisteme entegrasyonu yoluyla bölgesel sorunların aşılması perspektifinde birleşirken, Trump'ın iptal etmeye çalıştığı İran'la varılan nükleer mutabakata sahip çıkmışlardı. 

Ayrıca ihmal etmemek gerekiyor ki, Rusya'nın hem Ürdün hem de Mısır ile doğrudan temas olanakları var. Bu temas olanakları Ürdün üzerinden yönetilen Dera cephesinde Suriye ordusunun önce Deyr Ezzor, ardından İdlib'e yönelmesine imkan sağlayan bir ateşkesi devreye sokturmuştu.  Şu sıralar Sina merkezli cihatçı saldırılarla boğuşan Mısır da Rusya'nın daha fazla askeri desteğine ihtiyaç duyuyor ve Washington'un masasında yer almasının yegane nedeni ABD'nin Kahire'nin Rusya'ya yakınlaşmasından duyduğu kaygı. 

Bölünme planının en büyük handikapı ise Suriye'de farklı silahlı grupların kontrolünde olsa da, tüm parçaların hâlâ Şam'a bağımlı olması. YPG bölgesi ekonomik olarak zengin olsa da, Halep'in sanayisi ve Humus'taki rafinerileri olmadan ekonomik olarak ayakta kalması çok zor. ABD'nin maddi yardımlarıyla ne kadar ayakta kalabileceği ise ayrı bir muamma. ABD “bölünme” kozuyla Cenevre'de hızlı bir sonuç almaya çalışsa da, bu ekonomik tablo, tabloyu Suriye'nin lehine çeviriyor. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki, 2011'den beri Suriye ve müttefikleri ABD'nin "yıldırım harekatları"na karşı daima, zamana yayarak yıpratma stratejisiyle savuşturdu. Çin, Rusya ve İran, Suriye yeniden inşa konusunda yaşayacağı kaynak sıkıntısının yakıcılığını düşürebilecek ekonomik kapasiteye sahip. Ancak yine de ABD'nin 'Kosova Arnavutları'ndan bile devlet çıkardığını unutmamak gerekiyor.

İDLİB SOÇİ'NİN ÖLÜMÜ DEĞİL HAZIRLIĞI

Rusya ise Cenevre görüşmelerini 'destekleme' adı altında başlattığı Soçi görüşmeleriyle aslında Cenevre'yi bypass etmeye çalışıyor. Cenevre'nin yaslandığı BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 no'lu kararından hareket eden Rusya, tümüyle kendi gündemiyle çerçevesi belirlenmiş görüşmelerde muhalefet ve Şam yönetimini bir araya getirmeye çalışıyor. 2254 no'lu karardaki "Anayasa yazımı", "Seçimlere gidilmesi" ve "geçiş süreci"nin Rusya'nın çizdiği çerçevede tanımlanan bu görüşmelerin parçalarından biri de Türkiye... Türkiye gerek Cenevre'den dışlandığı ve gerekse Soçi'de meydanı boş bırakırsa burada PYD'nin "at oynatacağı"nı gördüğünden Rus lider Vladimir Putin ile taktiksel bir ittifaka yönelmiş durumda. 

Rusya bu taktiksel ittifakı sahada Türkiye destekli grupları paralize etmekten çok, ABD cephesinde işleri karıştırmak için kullanageldi. Hatırlanacağı üzere, 24 Kasım 2015'te Türkiye'nin uçak düşürmesiyle başlayan Rusya-Türkiye krizi CIA'in silahlandırma programı işlerken bile Rusya'nın Türkiye destekli grupları hezimete uğratması ve bu açıdan Türkiye'yi yenmesiyle sonuçlanmıştı. Yani "Türkiye İdlib'e karşı Afrin'i istiyor" denilse de Rusya ve Suriye ordusu İdlib'teki cihatçı grupları Türkiye'ye rağmen de alt edebilir. Bu nedenle İdlib, Türkiye'nin Afrin pazarlığında koz olsa da, "oyun değiştirici" değil.

Ancak Türkiye aynı zamanda Soçi'nin önündeki en büyük handikap da... Nitekim aslında 18 Kasım'da yapılması planlanan Soçi'deki "Halklar Kongresi" Türkiye'nin itirazları üzerine bu ay sonuna ertelendi. Türkiye'nin itiraz gerekçesiyse elbette ki, PYD'nin bu görüşmelere temsilci gönderecek olmasıydı. Rusya bu itirazı, PYD temsilcilerini, PYD temsilcisi olduklarını belirtmeden ağırlamak, "halklar kongresi"ni "Suriye kongresi" olarak yeniden adlandırmak gibi şekli yöntemlerle pas geçmeye çabalasa da Cenevre'yi saf dışı bırakacak gerçekçi bir çözüm için YPG ve PYD ile daha açık bir görüşme yürütmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu açıdan Rusya'nın Soçi'ye bu kadar önem verdiği bir dönemde İdlib operasyonuna başlayarak Türkiye'nin tepkisini çekmesi bir "yanlış hamle" olarak görülebilir. Ancak Türkiye'nin Cenevre cephesinde yer bulamayacağından emin olan Putin, İdlib'in Suriye ordusunun kontrolüne girmesine yardım ederek, Erdoğan'ı Soçi'yi sabote edebilecek kozlardan arındırmaya ve hatta tabiri caizse bir "vitrin süsü"ne çevirmeyi planlıyor. Böylelikle Rusya, PYD-YPG ile çok daha açık ve doğrudan görüşme olanağına sahip olmayı planlıyor. 

Ancak İdlib operasyonunun tek amacı bu değil. Suriye'nin finalinde Rusya, Suriye ve İran ittifakı ABD'nin Suriye'deki varlığıyla hesaplaşmanın zaruri olduğunu biliyor. Rusya düzenli olarak ABD'nin Suriye'deki askeri varlığının illegal olduğunu tam da bu yüzden hatırlatıyor. Hatırlanacağı üzere Deyr Ezzor operasyonları sonrası İran ve Suriye'den “Sıra Rakka'da” sesleri yükselirken, Rusya'nın ittifakı bu defa İdlib'e yöneltmesi nihai bir geri adım olarak yorumlandı. Ancak gerçekte İdlib operasyonu, ABD'nin olası bir hesaplaşma durumunda Fırat'ın batısına uzanabilecek ve Suriye'nin müttefiklerinin canını yakabilecek ellerini de kesiyor. 


AFRİN OPERASYONU NEYİ HEDEFLİYOR?

Suriye'yi 2018 yılında nelerin beklediği anlaşıldığında Afrin operasyonuyla Türkiye'nin muradı da daha net olarak görülüyor.
Operasyon esasında ABD'nin “30 bin kişilik sınır gücü oluşturma planı”na reaksiyon olarak gösterilse de gerçekte İdlib'le köşeye sıkışan ve Cenevre'den sonra Soçi'de de ağırlığını yitirecek olan Türkiye'nin yaşadığı sıkışmayı aşma çabası. 

Peki Türkiye Afrin ve daha sonra Membiç'i alarak bu sıkışmayı nasıl aşacak? Bu sorunun yanıtı, Afrin ve Membiç'in stratejik öneminde gizli. Eğer Türkiye hedeflerinde başarıya ulaşırsa, Suriye'nin ticari kalbi Halep, batı kırsalından başlanarak doğusuna kadar bir yay içinde cendereye alınmış olacak. Nitekim İdlib'in kuzeyinde yer alan Afrin ile Membiç arasında Türkiye'nin Fırat Kalkanı operasyonuyla kontrol altına aldığı Azaz-Mare hattı bulunuyor. Bu da Türkiye'nin İdlib'i kaybetse bile oldukça önemli bir koridora kavuşması anlamına geliyor. Türkiye ayrıca ABD-Rusya arasında fiilen sınır hattına dönüşmüş olan Fırat Nehri havzasının kuzey ucunu da tutmuş olacak. Erdoğan, YPG'nin bir gün ABD'ye sırt dönebileceğini söylerken, aslında Washington'a “tek alternatif olmayı” değil, “alternatifleri çoğaltmayı” öneriyor.

Türkiye böyle bir pozisyona ulaşırsa, ABD'nin daha fazla kendisini görmezden gelemeyeceğini hesaba katıyor. Nitekim Erdoğan'ın ABD'yi "Türkiye'yi hedef alan bir terör koridoru oluşturmak"tan bahsettiği açıklamalarında bile “Bölge politikalarını Washington ile birlikte belirlemek istiyoruz” ve “Stratejik ortaksak bu işi bizimle yapmak zorundasınız” vurgularının yer alması dikkat çekici.
Dolayısıyla Afrin operasyonu ABD'ye rağmen veya "ABD'nin terör koridoruna darbe vurmak için" değil, ABD açısından yeniden vazgeçilemez bir müttefik olma hesabının sonucu. Bu nedenle de planın ilk adımı ABD'nin planlarına en az zararı verecek olan Afrin. Nitekim Washington Türkiye'nin Afrin operasyonu mesajlarını sessizlikle karşılarken, ABD öncülüğündeki IŞİD Karşıtı Koalisyon, Türkiye'nin operasyonuyla ilgili soruları “Orası bizim bölgemiz değil” sözleriyle geçiştiriyor. 

Rusya'nın Afrin'in fiili uluslararası garantörü olduğu hesaba katıldığında, Türkiye ayrıca Rusya'nın PYD-YPG ile girişebileceği dinamitlemeyi de hedefliyor. Şu ana kadar Türkiye'nin Afrin açıklamalarına karşı ateşkes çağrısı yapan tek özne de Rusya oldu. Ancak hatırlatmakta yarar var ki, hem ABD yönetimi hem de Rusya daha önce Türkiye'nin YPG'ye yönelik askeri müdahale söylemlerini bir pazarlık kozu olarak kullanmıştı. Örneğin Fırat Kalkanı Harekatı, YPG'nin sorgusuz sualsiz Rakka operasyonuna katılmasını sağlarken, Rusya da YPG'yi Afrin'e Suriye bayrağını çekmeye zorladı.


Bu noktada Türkiye'nin Suriye'nin toprak bütünlüğüne dair yaptığı vurgu da Türkiye'nin sahadaki adımlarıyla çelişiyor. Türkiye, Fırat Kalkanı kapsamında ele geçirdiği bölgelerde ayrı bir hükümet yapısı, güvenlik gücü ve hatta ordu oluşturmaya çalışıyor. Benzer biçimde Suriye'de rejim değişikliğinin zora girdiğinden hareketle ABD'li düşünce kuruluşları tarafından yayımlanan ilk haritalarda Afrin'i dışarıda bırakan bir “Kürt bölgesi”, “Sünni bölgesi” ve Şam'ın kontrolündeki “Alevi bölgesi” yer alıyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aynı dönemde “Esad sahilde bir Alevi devleti kurmayı hedefliyor” açıklamaları yapıyordu. Türkiye bu dönemde savaşı “Sahil” adı verilen Alevilerin çoğunlukta olduğu bölgeye taşıyarak, Suriye ordusunu “Sünni bölgesinden” uzak tutmaya çabalıyordu. 

ŞAM NE DİYECEK?

Afrin operasyonunda Şam'ın rolü oldukça belirleyici... Öncelikle Afrin'i diğer YPG kontrolündeki bölgelere bağlayan yegane ikmal yolu, Şam'ın kontrolündeki Halep'ten geçiyor. 
Türkiye'de hükümet yanlısı medya ve AKP'yi ısrarla "Rusya kampında" göstermeye çalışanlar, “Türkiye PKK'ya karşı, Esad da PKK'ya karşı” düz mantığıyla Şam yönetiminin Afrin konusunda sessiz kalacağını ileri sürüyor. Ancak bu okuma, Suriye'nin YPG ile ilişkilerinin karmaşık boyutlarını tümüyle ihmal ediyor. En başta şunu belirtmekte fayda var, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, "ABD'yle çalışanlar haindir" diyerek YPG'yi hedef almış olsa bile, Türkiye Afrin'i ele geçirdiğinde buraya konuşlanacak ÖSO gruplarını hem hain hem de terörist olarak görüyor. 
Şam yönetimi, orta vadede YPG ile topyekün karşı karşıya gelmek yerine, Rusya'nın diplomasi çabalarına zaman tanımış durumda. Bu tablodan Türkiye'ye en azından sessiz kalarak bir destek çıkacağını düşünmek bile yanlışlanmaya mahkum. 

Nitekim Türkiye'nin Afrin açıklamalarının öncesinde İdlib'deki cihatçı gruplara destek vermesiyle Şam yönetimi Türkiye'nin Suriye topraklarında bulunmasının hiçbir uluslararası meşruluğu olmadığını yeniden hatırlattı. Afrin açıklamalarına tepki ise Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad'dan geldi. Mikdad, Türkiye'nin Suriye'deki varlığını "işgal" olarak nitelendirdi ve “Türk hükümetinin güçlerini ülkemizden çekmesini ve iç işlerimize karışmamasını istiyoruz” diye konuştu.

Türkiye ve Suriye'nin YPG karşıtlığı üzerinden ilişkileri onarabileceği tezi geçmişte yaşananlarla da çelişiyor. Türkiye El Bab operasyonunun ardından YPG'nin kontrolündeki Membiç'e girmeye çalıştığı dönemde Suriye uçağının hedefi olmuş, Fırat Kalkanı'nın önü, Suriye-YPG müşterek gücüyle kesilmişti. 

Eş zamanlı olarak Suriye Dışişleri Bakanlığı da ABD'nin 30 bin kişilik sınır muhafızı gücü oluşturma girişimini “Toprak bütünlüğümüze yönelik açık bir saldırı” sözleriyle yorumladı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD'nin Suriye'yi bölmeye çalıştığını belirtirken, İran da “ABD'nin sınır gücü oluşturma çabası, savaşın alevlerini yelliyor” açıklamasında bulundu. Yani Şam ve müttefikleri açısından Afrin operasyonu ve ABD'nin bölünme planlarına aynı anda karşı çıkmak bir çelişki teşkil etmiyor. Bilakis, Suriye savaşının finalinde bütünlüklü bir stratejinin parçalarını oluşturuyor.

EN SURİYELİ KÜRT BÖLGESİ

Gündem Afrin olduğunda kentteki toplumsal gerçeği de hatırlatmakta fayda var. Savaşla birlikte gelen iç göçle nüfusunun 300 bini geçtiği tahmin edilen Afrin, Suriye'nin Kürt kentleri içinde "Suriyeli" kimliğini en fazla benimsemiş olanıydı. 1980'lerden 2000'li yıllara geçen yirmi yıllık süreçte PKK, Suriye'deki Kürt sorunununda "bağımsızlık" değil "Suriye içi çözüm"lere vurgu yapıyordu. Bu sayede örgüt Afrin'de, "bağımsızlıkçı" Barzani yanlısı Suriyeli rakip Kürt partilerini geride bıraktı. 

Suriye'de iktidar partisi Baas'ın yıllık konferansını YPG kontrolündeki Afrin'de yapması da bir mesaj olduğu kadar, kentin bu siyasi yönelimine işaret ediyor. 
Afrin YPG'nin son derece güçlü bir toplumsal desteğe sahip olduğu yer. 2012'den Suriye ordusunun Halep'i kontrol ettiği 2016 yılına kadar kuşatma altında kalan bölge daha bu zaman zarfında onlarca kez irili ufaklı saldırılara uğradı ancak bu saldırıların hiçbirinde cihatçı gruplar başarı elde edemedi. YPG'nin, Afrin'i çepeçevre saran dağlarda tüneller ve mağaralarla güçlü bir savunma hattı oluşturduğu biliniyor. Türkiye'nin Afrin bölgesinin 10'da 1'i büyüklükte olan El Bab'ı IŞİD'den alması dört ayı bulmuştu. Dolayısıyla Türkiye uluslararası arenada Afrin operasyonu için güçlü bir itirazla karşılaşmasa da işler Erdoğan'ın planladığı gibi gitmeyebilir. Türkiye destekli Fırat Kalkanı gruplarının sahadaki gücünün küçüklüğü göz önünde bulundurulursa, Türkiye çatışmaların Azaz koridoruna yani Fırat Kalkanı bölgesine sıçramaması için planladığından çok daha büyük bir gücü seferber etmek zorunda kalabilir.